VEFA’NIN SIRRI

– Haydi, oğlum Vefa daha hazırlanmadın mı? Çıkmak üzereyiz!

– Anne, ben oraya gelmek istemiyorum!

– Niçin evladım?

– Sadık’la pek yıldızım barışmıyor?

– Aa niye ki?

– Ne bileyim! O çok sessiz. Okulda teneffüslerde bile pek kimseyle konuşmuyor. Ancak bir şey sorulursa cevap veriyor. Oyunlarımıza katılmıyor.  Ben şimdi onlara gelip, onunla ne konuşacağım!

– Haydi, haydi. Hiç öyle şey olur mu? Sadık çok akıllı ve efendi bir çocuk.

Vefa ve ailesi Sadık’lara gittiler. Vefa ve Sadı’ğın annesi ahret kardeşiydiler ve sık sık görüşürlerdi. Vefa ise Sadık’lara belki bir yıldır gitmemişti. 

Güler yüzlü, hoş sözlü karşılamanın ardından ikramlar geldi. Muhabbetler tazelendi.

Ogün Vefa’nın gözüne Sadık, sanki biraz daha küçülmüş gibi geldi. Benzi daha bir soluktu. İkisi yaşıtlardı ama görenler aralarında en az iki yaş fark var zannederlerdi.

 Az sonra Vefa ve arkadaşının davetiyle odasına geçti.

Odadaki eşyaların tertibi ve uyumu Vefa’nın çok dikkatini çekti. Çalışma masası, bilgisayar, kitaplık, bir takım özel eşyalar, her şey yerli yerindeydi. Hâlbuki Vefa’nın odası, ancak annesinin topladığı günlerde bu kadar düzenli olabiliyordu. Masanın önündeki duvara asılı bir el yapımı bir tablo Vefa’nın dikkatini çekti. Sıra sıra çiçekler vardı. Çiçeklerin yaprakları yeşil renge boyanmış az bir kısmı ise sarı renkteydi. Alt sıradakiler ise boyanmamıştı.

– Sadık, bu tablo nedir? Sen mi yaptın?

– Hı, hı!

– Çiçekleri çok güzel çizmişisin ama hepsini boyamamışsın!

Sadık biraz sıkılmış gibiydi. Pek cevap vermek istemedi. Ama Vefa da oldukça meraklıydı.

– Resminin, çiziminin bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum?

– O bir tablo değil! O bir çetele!

– Çetele mi? Nasıl yani?

Sadık boynunu büktü. Bir süre öylece sessiz kaldı. Sonra başını kaldırıp,

– Bu benim sırrım! Ama çok öğrenmek istiyorsan sana anlatayım.

– Çok merak ettim!

–  Fakat aramızda kalacak. Bunu annem babam bile bilmiyor. Bir de senden bir söz vermeni istiyorum. Bu sırrımı öğrendikten sonra bana karşı davranışların değişmeyecek!

– Tabii ki söz veriyorum!

Vefa neyi öğrenmek istediğinin farkında değildi. Tutulması çok ağır bir söz vermişti.

– Sadık anlatmaya başladı. Bundan altı ay kadar önceydi. O gün yine hastaneden gelmiştik. Akşam da babam geldi. Doktora tahlil sonuçlarını göstermişti. Merakla babamın vereceği cevabı bekliyorduk. Hele annemin yüreği yerinden fırlayacak gibiydi. Babam çok kısa konuştu. “Ümitliyiz inşallah. Şifa Allah’tan. Doktor ne gerekiyorsa yapılıyor.” dedi. Cevap annemi tatmin etmemişti ama babam “Şimdi bunları bırakın da yemek yiyelim” deyince annem de ses çıkarmamıştı. Ben de hastalığımın kötü gittiğinin farkındaydım. O gece odama biraz erken çekildim. Sonuçları ben de merak ediyordum ama annemin ve babamın benim yanımda konuşmak istemediklerini anladım. Odamın kapısını hafif aralık bıraktım. O gece annem ve babam sabaha kadar uyumadılar. Ve öğrendim ki ben bir ilik kanseri hastasıyım.

Vefa hayretler içinde,

– İlik kanseri mi? 

– Evet, o gece boyunca anneciğimin gözyaşları içince “Şimdi benim Sadıkcığım’ın sadece bir yıl mı ömrü kalmış” diyerek sessiz iniltilerini dinledim.

Vefa allak bullak olmuştu. Yüzü kızardı. Dili dolandı. Kekeleyerek,

– Sen ne diyorsun? Bir yıl mı?

– Bu olayın üzerinden tam altı ay geçti. O gün şöyle düşündüm ve karar aldım. Rabbim her canlı gibi bana da bir ömür verdi. Eğer yaşarsam önümde bir yıl vardı. O gece, Peygamber Efendimiz’in hayatından babamın anlattığı bir olayı hatırladım. Kendisine hizmet eden bir sahabesine Efendimiz sormuş sana bir şey vereyim, benden ne istersin diye. O da sizinle Cennet’te beraber olmak istiyorum demiş. Efendimiz ona benden çok büyük bir şey istedin, başka bir şey istesen olmaz mıydı, deyince o, yine Efendim, ben sadece Cennette sizle beraber olmak istiyorum, demiş. Efendimiz de ona demiş ki: Öyleyse sen de bu dileğine kavuşmak için bana yardımcı ol ve çok namaz kıl! İşte ben tam altı aydır bunu yapıyorum. Ben de o sahabi gibi, öldükten sonra Peygamber Efendimizle cennette beraber olmak istiyorum. Bunun için namazlarımı hiç aksatmadan kılıyorum. Bu gördüğün tablo da ki çiçekler de benim Allah Resûlü ile beraber gezmeyi arzu ettiğim Cennet’in çiçekleri.

Vefa çıt çıkarmadan Sadığı dinliyordu. Sadık devam etti.

– Tabloda yukarıda boyalı gördüğün yedi çiçek haftanın günleri. Her çiçekte gördüğün beş yapraktan yeşil boyalı olanlar zamanında kıldığım namazları, sarı boyalılar ise kazaya kalan namazlarımı gösteriyor. Ve şu an tablonun tam yarısında yani yirmi altıncı haftadayız…

O gece Vefa saklanması çok ağır bir sır öğrendi. Ve cennet çiçeklerinin rengini…  Bir de cennetin anahtarı olan peygamber sevgisini…

O günden sonra Vefa’nın da bir sırrı vardı. Onunda çalışma masasının tam önünde duran bir tablo duruyordu. Tabloda da cennet yeşil rengi çiçekleri… Ve bu tablonun yirmi altıncı haftasının ilk çiçeğinde cennet yeşili yapraklar ortasında bir tozpembe bir nokta vardı.

Bu, cenaze namazını gösteren ilk ve tek pembe noktaydı.

 

VAKTİNDE KILINMAYAN NAMAZ

Kıyamet kopmuştu Olağan üstü bir kalabalık vardı Her yer insanlarla doluydu.

Kimi şaşırıp kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafına bakınıyor; kimi sağa sola koşturuyor; kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu Yüreği yerinden fırlayacak gibiydi Soğuk soğuk terler döküyordu Dünyadayken kıyamet, sorgusual ve mizan hakkında çok şey duymuştu Ama mahşer meydanındaki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini hiç düşünmemişti Herkes sırasını bekliyor ve sırası gelen hesabını vermek üzere çağırılıyordu Bu arada onun ismini de okudular Hayretle bir sağa, bir sola baktı ’’Beni mi çağırdınız?’’ dedi dudakları titreyerek

Kalabalık birden yarılmış, bir yol açılmıştı önünde iki kişi kollarına girdi Bunların mahşer meydanının görevlileri oldukları belliydi Kalabalığın arasından şaşkın bakışlarla yürüdü Merkezi bir yere gelmişlerdi Görevliler yanından uzaklaştılar Başı önündeydi Bütün hayatı, gözlerinin önünden geçiyordu ’’şükürler olsun’’ dedi, kendi kendine ve devam etti:

’’Gözlerimi dünyaya açtığım evde, hep dinini en güzel şekilde yaşamaya çalışan insanları gördüm Babam ibadetlerine azami dikkat ediyor, arkadaşlarıyla dini sohbetleri kaçırmıyor, malını islam yolunda harcıyordu Annem de onun gibiydi Ben de hep onlar gibi oldum insanlara hizmete çalıştım Onlara Allah’ı anlattım Namazımı kıldım Orucumu tuttum Farz olan ne varsa yerine getirdim Haramlardan kaçındım’’

Yanaklarından gözyaşı süzülürken, ’’Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum’’ diyordu Ama bir taraftan da ’’O’nun için ne yapsam az, cenneti kazanmama yetmez Tek sığınağım Allah’ın bağışlaması ve rahmeti’’ diye düşünmeden edemiyordu

Hesap sürdükçe sürdü Boncuk boncuk ter döküyordu Sırılsıklam olmuştu, müthiş bir şekilde titriyordu Gözleri terazinin ibresine takılmış, neticeyi bekliyordu Sonunda hüküm verilecekti Oradan çıkarıldı Eski yerine getirildi Biraz sonra görevli melekler, mahşer meydanındaki kalabalığa döndüler önce ismi okundu Artık ayakları tutmaz olmuştu Neredeyse yığılıp kalacaktı Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kula kesilmişti

Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi Kulakları yanlış mı duyuyordu? ismi ’’cehennemlikler’’ listesinde geçmişti Dizlerinin üstüne yığıldı şaşkınlıktan dona kalmıştı ’’Olamaaaazzzz!’’ diye bağırdı Sağa sola koşturdu ’’Ben nasıl cehennemlik olurum? Hayatım boyunca Allah yolunda hizmet eden insanlarla birlikte oldum Onlarla beraber koşturdum Hep rabbimi anlattım’’ diyordu

Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu Görevliler, kollarından tuttular ve kalabalığı yararak onu alevleri göklere yükselen cehenneme doğru götürmeye başladılar

çırpınıyordu Bir kurtuluş yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı? Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü ’’Oruçlarım Okuduğum Kur’anlar Namazım Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?’’ diyordu Bağıra bağıra yalvarıyordu Alevlere çok yaklaşmışlardı Başını geriye çevirdi Son çırpınışlarıydı

Resulullah, ’’Birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve o, bu nehirde her gün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı? işte bu, beş vakit namazın misalidir Allah onlar sayesinde bütün hataları siler’’ buyurmamış mıydı? Bir kere daha ’’Namazlarım da mı beni kurtarmayacak?’’ diye düşündü ve ’’Namazlarım’’ diye hıçkırdı

Görevliler hiç durmadılar Yürümeye devam ettiler ve sonunda onu dipsiz cehennem çukurunun başına getirdiler Alevlerin harareti yüzünü yakmıştı Son bir defa dönüp geriye baktı Artık gözleri de kurumuş, ümitleri sönmüştü Başını öne eğdi iki büklüm olmuştu

Kollarını sıkan parmaklar çözüldü Görevlilerden biri onu itiverdi Vücudunu birden bire boşlukta buldu Alevlere doğru düşüyordu Tam bir kaç metre düşmüştü ki bir el onu kolundan yakalayıverdi Başını kaldırıp yukarıya baktı Onu düşmekten kurtaran uzun ve beyaz sakallı bir ihtiyardı Kendisini yukarıya çekti üstündeki, başındaki tozu silkeleyerek ihtiyarın yüzüne baktı:

– Siz kimsiniz?

– Ben senin namazlarınım

– Neden bu kadar geç kaldınız? Son anda yetiştiniz Neredeyse düşüyordum

ihtiyar acı acı gülümseyerek başını salladı:

– Sen beni hep son anda yetiştirirdin, hatırladın mı?

Gözlerini açtığında yatağındaydı Kan ter içinde kalmıştı Bir iç çekti ve ’’Elhamdülillah çok şükür ki rüyaymış’’ dedi Sonra dışarıdan gelen sese kulak kabarttı Yatsı ezanı okunuyordu Bir ok gibi yerinden fırladı Abdest aldı ve hemen namazını kıldı

rabbim bizi namazın vaktinde kılanlardan eyler inşallah..

 

GÜZEL NAMAZ KILABİLİYOR MUYUZ?

Hâtem-i Zâhid (k.s.)hazretleri Âsım İbn-i Yûsuf hazretlerinin yanına geldiğinde Âsım (Kuddise Sırruh) ona sordu:

-Ey Hâtem namaz kılmayı güzel becerebiliyor musun?

O da ‘Evet’deyince, Âsım (k.s.):

-Peki, nasıl kılıyorsun? diye sordu. Hâtem-i Zâhid hazretleri başladı anlatmaya:

-Namaz vakti yaklaştığında abdestimi sünnet üzere tazeliyorum ve namaz kılacağım yere dikiliyorum. Tâ ki her uzvum yerleşiyor.

Sonra Kâbe’yi iki kaşımın arasında, Makâm-ı İbrahimi göğsümün hizasında, Allah Teâlâ’yı mekândan münezzeh (pâk ve uzak) olduğu halde başımda hâzır ve kalbimdeki her şeyi bilir halde görüyorum.

Sanki ayağım sırat köprüsünün üzerinde; cennet sağımda, cehennem solumda, ölüm meleğini de arkamda hissediyorum ve kılacağım namazın son namazım olduğunu düşünüyorum.

Sonra ihsan ile (Mevlâ’yı görür gibi) iftitah tekbirini tekbirini alıyorum, tefekkürle okuyorum, tevâzû ile rükûa eğiliyorum, tazarrû ile secdeye kapanıyorum.

Sonra tamamıyla oturuyor, ümitle teşehhütte bulunuyor ve sünnet üzere selâm veriyorum.

Sonra da o namazı ihlâsa teslim ediyor, korkuyla ümit arasında kalkıyorum ve bu hâl üzere sabra devam ediyorum.

Bunu duyan Âsam hazretleri:

-Ey Hâtem! Senin namazın böylemi? diye sordu. O da:

– Evet otuz senedir böyle namaz kılıyorum! deyince Âsım hazretleri ağlayarak şunları söyledi:

-Ben daha bu zamana kadar hiç böyle bir namaz kılamadım!

 

ÖMER VE NAMAZ

Ateşgede, İranlı bir köle, Hz. Ömer Efendimizi namaz kılarken sırtından hançerlemişti. Namazını tamamlamak için belini doğrultmaya çalışıyordu. Yanındakiler, “Sen namaz kılamazsın.” dedikçe, o “namaz” diyor, Rabb’ine “namaz” diyerek yürüyordu. Kendini kaybetmeye başlamıştı. Adeta komaya girmişti. Uyandırmaya çalışıyorlar, bir türlü muvaffak olamıyorlardı.

Bir ara içeriye ashabın gençlerinden Misver İbn-i Mehrame girdi. “Emir-ül Mü’minin’i uyandıramıyoruz!” dediler. Yaşı gençti ama, Ömer’i çok iyi anlamıştı:

– Emir-ül Mü’minini namaza çağırın, dedi.

Birisi, ağzını kulağına doğru yaklaştırdı:

– Es salâh Ya Emir-ül Mü’minin,dedi. “Namaza ey mü’minlerin emiri!” diyordu.

Bıçak keser, ateş yakar, su ıslatır, Ömer namaza çağrılınca kalkardı. Uyuyan ve birkaç defa çağrıldıktan sonra “Geliyorum!” diyen bir insanın telaşıyla:

– Ha Allahi izen. “Tamam şimdi kalktım!” diyerek doğrulmaya çalıştı.

 

HAPİSHANEDE KILINAN NAMAZ

Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı. O sırada Hiratlı bir demirci, Nişapur’a gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladılar ve diğer zanlılarla beraber vâliye çıkardılar.

Vâli dedi ki:

– Hepsini hapsedin!

Bir suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı. Ellerini uzatıp:

”Yâ Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın!” diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli kimse gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp, abdest aldı, iki rek’at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı olduğunu anladı.

Vâli hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu:

– Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?

Müdür dedi ki:

– Bunu bilemem efendim. Yalnız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor göz yaşları döküyor.

– Hemen adamı buraya getiriniz. Demirciyi vâlinin yanına getirdiler.

Vâli hâlini sorup, durumu anladı, ve dedi ki:

– Sizden özür.diliyorum. Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel!

Demirci de cevabında dedi ki:

-Ben hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelemem.

– Neden gelemezsiniz?

– Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çevirten sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese açmış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş döndü? İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın…

 

SANZOTU

Kapı komşu sayılırdık. Fakat onu ancak mahallemizdeki kahvehanede görürdüm.

Her zaman pencere kenarındaki bir masada oturur ve arkadaşlarıyla birlikte sabahtan akşama kadar kağıt oynardı.

Bir gün beni yanına çağırarak:

Gel bir çayımı iç dedi. Sadece selam verip geçmek olmaz.

Yalnız olduğu için gittim. El sıkışırken:

Sigara dumanı dokunduğundan pek uğrayamıyorum, dedim. Hem yapacak o kadar çok işim var ki.

Çok alıngan bir insandı. Küskün bir ifadeyle:

Doğru, dedi. Bizim yapacak bir işimiz yok.

Esasında hepimizin işi çok fazla, dedim. Ebedi hayatımızı bu kısa ömürde kazanmak zorunda değil miyiz?

Haklısın, dedi. Fakat bu illetten bir türlü kurtulamıyorum.

Sebebini sordum.

Arkadaşlarımı kıramıyorum, diye cevap verdi. Her gün mutlaka çağırıyorlar.

Parmağımla işaret ederek :

Karşıdaki caminin müezzinini tanıyorsun değil mi ? dedim.

Yirmi yıllık müezzini nasıl tanımam diye atıldı. Neden sordun ki?

Öyle aklıma geldi işte, dedim. O da günde beş defa camiye çağırıyor da.

Yüzü hafifçe kızardı. Başını öne eğerken:

Ben eskiden böyle değildim, dedi. Fakat genç yaşta emekli olduktan sonra buralardan çıkamaz hale geldim.

Artık kurtulacağımı da sanmıyorum.

Aradan birkaç hafta geçtikten sonra, onu kahvehanede göremez oldum. Arkadaşlarına sorunca:

Çok hasta dediler. Pek fazla ümit yokmuş.

O akşam ziyaretine gittim. Aşırı derecede zayıflamış ve sanki on yaş birden ihtiyarlamıştı.

Başında Kuran okuyan oğlu beni görünce:

İyi ki geldiniz, dedi. Babam çok ağırlaştı.

Konuşabiliyor mu ? diye sordum.

Hayır, dedi. Ama arada bir “ sanzotu “ diye sayıklıyor.

O da ne ? dedim.

Bi de anlayamadık, diye cevap verdi. Fakat iyi duyduk “sanzotu“ diyor.

Semizotu olmasın ? dedim. Sever miydi.

Ağzına bile koymazdı, diye atıldı eşi. Benim de aklıma geldi ama…

Herhalde bir ilaçtır, dedim. Hemen gidip bakayım.

Eczaneden elim boş döndüm. Eve geldiğimde herkes ağlıyordu. Kapıyı açan çocuk:

Babam biraz önce vefat etti, dedi. Üstelik hep o ilacı sayıklayarak. Bulabildiniz mi?

Artık önemi yok, diyerek lafı değiştirdim. Çünkü eczanede bana gülmüşler ve sanzotunun, iskambil oyunlarında

geçen bir kelime olduğunu söylemişlerdi.

Cüneyd SUAVİ

Hayatın İçinden

 

EŞEĞİNİ KAYBEDEN KÖYLÜ VE CUMA NAMAZI

Adamın biri bir gün eşeğine buğday yükleyerek değirmene varır. Eşeğin sırtındaki buğday çuvallarını indirir indirmez eşek kaçar ve kaybolur. Adam eşeğin peşine düşerek aramaya koyulsa Cuma namazını kaçıracaktır.

Tam bu sıkışık anda adamın tarla komşusu çıkagelir ve der ki, “Bugün sulama sırası senindir; hemen git; nöbetini kullanarak toprağına su ver. Sıranı kaçırırsan bir daha nöbet sana gelinceye kadar tarlanı sulayamazsın.“

Adamın biri bir gün eşeğine buğday yükleyerek değirmene varır. Eşeğin sırtındaki buğday çuvallarını indirir indirmez eşek kaçar ve kaybolur. Adam eşeğin peşine düşerek aramaya koyulsa Cuma namazını kaçıracaktır.

Tam bu sıkışık anda adamın tarla komşusu çıkagelir ve der ki, “Bugün sulama sırası senindir; hemen git; nöbetini kullanarak toprağına su ver. Sıranı kaçırırsan bir daha nöbet sana gelinceye kadar tarlanı sulayamazsın.“

Adam, Cuma namazını kaçırmamak için kaybolmuş eşeğini aramaktan vaz geçmişken bu defa da başına tarla sulama derdi çıkar. Dünyalık geçim bakımından işlerin her ikisi de biri birinden mühimdir. Eşeğin peşine düşmezse hayvancağız tamamen kaybolabilir; ya da canavarların birine yem olur. Halbuki köylü eşeksiz geçinemez. Öteye beriye yüklerini kim taşıyacak ve neyin sırtına binerek yolculuğa çıkacak?

Tarla, zamanında ve düzgün aralıklarla sulanmadığı taktirde o yılki ekinler ya noksan olur. Ya da hiç olmaz. Bu da bir köylü için bütün ev halkının o yıl açlıkla karşı karşıya kalması demektir. Ayrıca buğday çuvalları da değirmende kalmaktadır. Adamın sırasını bekleyip ekini öğütmesi ve onu evine götürmesi lazımdır ki karısı öğle yemeğine ekmek pişirebilsin.

Adam işlerin hangisine koşayım diye düşünüp dururken Cuma namazının vakti gelip çatar. Hemen hatırına varlıkların biricik sahibi Allah‘ın kesin emri gelir. “Cuma ezanı okunduğu zaman, dünyalık işlerinizi bırakarak Allah‘a ibadet etmeye koşunuz. Cumadan çıktıktan sonra işlerinize dağılarak helal yollardan geçiminizin peşine düşünüz.“ Adam şöyle düşünür: “Az sonra yüce Allah‘ın kesin emri beni ibadet yerine çağıracaktır. Şu anda kafamı yoran dünyalık nimetlerle birlikte daha nice nimeti bana veren O değil midir? Üstün ve ortaksız bir gücün sahibi olarak, O verdiği nimetleri istediği anda geri alıp kulu çaresizlik içinde çırıl çıplak bırakacağı gibi elden kaçar gibi olan nimetleri tekrar kulunun eline ve emrine veremez mi? O halde tamam, her şey ne olursa olsun; ben Cuma namazına gidiyorum.“ Bu kesin karardan sonra saydığımız bütün sıkışık işlerini yüzüstü bırakarak camiye koşar. Dünya işlerinin kafa yoran düşüncelerinden sıyrılarak Allah‘ın evine gider.

Hatibin okuduğu hutbeyi can kulağıyla dinlerken, hafta içinde yaptığı günahları bir bir aklından geçirir; daha önceki Cuma namazından çıkarken artık günah işlemeyeceğine gönülden söz verdiği halde sözünü tutamayarak yaptığı dine aykırı hareketlerden ötürü yüreğinde derin bir pişmanlık duyar. Esirgeyen ve bağışlayan Allah‘dan, her adımını O‘nun emrine uygun şekilde atamadığı için samimi bir utanç duyar.

Pişmanlık ve utancının manevi gözyaşları ile gönlünü karartan günah pasları silinir. Kalbinin bir hafta önceki o tatlı rahatlığa ve Allah (c.c.) huzurunda teslim olmuşluğa tekrar büründüğünü hisseder ve sevinir. Fakat bu sevincin yanında “Ya ibadetlerimi yüce Allah (c.c.) kabul etmezse; ya farkında olmadan ağır şekilde Allah‘ı gücendirecek bir günah işliyor ve Allah‘ın yaygın esirgeciliğini kendimden uzaklaştırıyorsam“ diye içinde bir korku ve endişenin kıpırdadığı duyar. Sonra aklında gelir ki iyi bir mü‘min zaten her an Allah‘ın rahmetine güvenecek hem de O‘nun korkusunu hiçbir an gönlünden çıkarmayacak, bu iki duyguyu aynı anda taşıyarak kendini yolun doğrusu üzerinde tutacaktır.

O halde bu korkulu ve aynı zamanda ümitli hali temiz bir mü‘minin özlenen halidir. Sağlam bir mü‘mine yakışır duygu ve düşünceler taşıdığına ayrıca sevinir. Allah‘ın öz evinde O‘na bağlılıkların en samimisini sunarak Cuma namazını kıldıktan ve arınmış bir gönülle ibadet evinden çıktıktan sonra adam, evine varır.

Bir de ne görsün!… Namazdan önce kafasını yoran ve neredeyse Cumayı kaçırmasına sebep olmak üzere bulunan bütün işler, adeta kendiliğinden oluvermiştir. Eşeği eve dönmüş, buğday öğütülmüş, tarlası da sulanmıştır. Yemek pişirip taze ekmek hazırlayan karısı sofrayı kurmuş kocasının camiden dönmesini beklemekteydi. Karısına “Bu işler nasıl yoluna girdiğinden dolayı içinde katmerli sevinç duyar, ve karısı olanları anlatır; adamın birisi değirmene gitmişti, kendisinin sanarak bizim buğdayları öğütmüş, çuvalları evine getirince yanlışlık yaptığını anlamış ve bize göndermiş. Eşek az önce kendiliğinden dönerek eve geldi. Komşunun tarlasını doldurup taşan su, bizim tarlaya akarak toprağımızı sulamış ve işte işler gördüğün gibi yoluna girmiş.“

Adam bir yandan Allah‘a karşı, mü‘min kalabalığı ile birlikte samimi kulluk borcunu yerine getirip gönül rahatlığına kavuştuğundan ötürü öte yandan namaz öncesi canını sıkan işler, zincirlemesine kendiliğinden yoluna girdiğinden dolayı ayrıca katmerli sevinç duyar, kullarının her işini yoluna koyan yüce Allah‘a şükürler ederek karısı ve çoluk çocuğu ile birlikte sofraya oturur.

 

SENİ İÇERİYE BIRAKMAYAN

Caminin önünden geçerken ezanın okunduğunu duyan şoför, geriye dönüp patronundan izin ister:

– Beyefendi izin verseniz de ezan okunmuşken şuracıkta namazımı kılıversem de devam etsek? der.

Patron, pek de memnun olmazsa da izin verir. Şoför camiye girer, patron da arabanın içinde bekler. Ancak cemaat namazını kılıp çıktığı halde şoför çıkmayınca canı sıkılan patron, arabadan inip caminin avlusuna dalar, pencere camına abanarak ta içeriye bakar ki, şoför ellerini açmış duâya devam ediyor. Camı tıklatarak seslenir:

– Herkes çıktı sen ne duruyorsun, sen de çıksana!

Cevap ibretli:

– Bırakmıyor!

– Kim bırakmıyor?

– Seni içeriye bırakmayan! 

Bir düşüncedir alır patronu.

– Seni içeriye bırakmayan! 

Hemen orada abdestini alır camiye girer ve yanına vardığı şoföre seslenir:

– İşte, der beni de bıraktı içeriye!

Yaşlı gözlerle bakan şoför söylenir:

– Elbette bırakır, der. Deminden beri boşuna mı gözyaşlarıyla dua ediyorum sanıyorsun. Senin dışarıda kalmana gönlüm bir türlü razı olmadı, ellerimi açıp içeriye alınman için duâ ettim. Şükürler olsun ki, Rabbim (c.c) kabul etti duâmı da içeriye aldı, dışarıda bırakmadı.

– İşte burada birazcık duruyor ve diyorum ki:

– Şükürler olsun Rabbimize ki, bizleri de dışarıda bırakmamış içeriye kabul edilmişiz. Bunun farkına varmalı, bu nimetin şükrü edâ edilmeli, himmet ve hizmette asla ihmal ve gerileme olmamalıdır. Yoksa nimet şükür görmezse gider. Bu defa da şükredenler

alınır içeriye, etmeyenler kalır dışarı da  

 

İKİ ASKER ARASINDA NAMAZ DİYALOGU

Bir asker, namaz kılan diğer askere ‘Arkadaş kaçıncı asırda yaşıyoruz? Niçin kendini zahmete sokup her gün, günde 5 defa namaz kılıyorsun?’ diye sorar. Namaz kılan asker, tam o sırada uzaktan görünen teğmeni gösterir ve ‘Şu insan niçin yanından geçerken toplanıyor, selam veriyor ve bütün emirlerine itaat ediyorsun. ‘yat’ derse yatıyor, ‘kalk’ dese kalkıyor, sürün derse sürünüyorsun? O da senin gibi iki ayağı, iki eli ve bir başı olan bir insan değil mi?’ diye karşı bir soru sorar.

Diğer asker cevap verir: ‘Evet! O da benim gibi bir insan; ama rütbesi var, omuzun da yıldızı var’ diye cevap verir.

Namaz kılan askerin sözleri can alıcı noktaya temas etmeye yöneliktir. ‘Ey arkadaş! Sen omuzun da bir tane yıldızı var diye, senin gibi bir insana itaat ediyorsun da ben, yerdeki kumlar adedince yıldızları olan ve hepsini gökyüzünde tespih taneleri gibi kudret eliyle çeviren Allah’a niçin itaat etmeyeyim? Ben niçin namaz kılıp onun emrini yerine getirmeyeyim’ diye sözü bağlar. Diğer asker şaşkın şaşkın bakakalır.

 

HAYAT NEDİR?.  

“Bir gün bir çocuk dedesine sormuş “dedeciğim hayat nedir?” diye.

Dedesi “EZANLA NAMAZ ARASIDIR” cevabini verince, çocuk büyük bir şaşkınlıkla sormuş “ömür bu kadar kısamı? diye.

Dede tatlı bir tebessümle cevap vermiş:”ne zannettin ya . Evet o kadar kısa! Ama, bu ezanla bu namaz nedir bilir misin?”

Çocuk düşünceli düşünceli bilmediğini söyleyince dede “O NAMAZ, EZANSIZ NAMAZ; O EZAN İSE, NAMAZSIZ EZANDIR” cevabini vermiş.

Çocuk “onlar da nedir dedeciğim?” dediğinde ,

başını okşayıp:” Hani gecen gece Talib amcanın yeni doğan bebeğinin kulağına isim takmak için ezan okumuştuk ya . NAMAZSIZ EZAN değil miydi o ezan?” dedi.

Bunun üzerine çocuk “ya ezansız namaz nedir dedeciğim?” diye sordu. Dede torununun yüzüne uzun süre baktıktan sonra su cevabi verdi: “Bir gün deden öldüğünde onu da öğrenirsin.”

 

DOKUNUŞ

Haşir meydanındaki insanlar, ebed ülkesine uçmak için sabırsızlanıyordu. Peygamberler, şehitler ve büyük veliler için herhangi bir problem yoktu. Ancak diğerleri, “Elli bin sene sürer” denilen bu yolu, dünyadaki hayatlarının karşılığı olan bir vasıta ile aşmak durumundaydı. Her insan, sevap ve günahlarını ortaya döküp ince hesaplar yaparken, sermayeleri yetmeyen bazı gençler bir araya geldi ve kendilerine gözcülük eden meleğe başvurarak:

Bizler, dünyada iken meşhur bir yarışmaya katılmış ve ellerimizi günler boyu süren bir sabırla lüks arabaların üzerinden çekmeyerek onları kazanmıştık, dedi. Bu gayretimize karşılık o arabaların verilmesini istiyor ve bu zorlu yolu onlarla aşmayı planlıyoruz.

Melek, yarışmanın detayını öğrendikten sonra:

Yanlış şeye dokunmuşsunuz, dedi. Sizin arabanız, o yolda gitmez.

Gençler, biraz ilerideki insanları göstererek:

Şuradaki insanların da bir şeylere dokunduğu söyleniyor, diye itiraz etti. Ama şimdi Cennet’e uçuyorlar.

Evet!  dedi, melek. Onlar da dokundular. Hem de günde sadece bir saatçik.

Bir saat mi ? diye atıldı gençler. Oysa bizler günler boyu çekmedik elimizi. Uyumadık, aç kaldık, nerdeyse ölüyorduk. Peki onlar nelere dokundular ?

Seccadeye, dedi melek. Küçük bir seccadeye. Şimdi ise onlarla uçuyorlar.

Cüneyt Suavi

 

MUHAMMED ESED’DEN GÜZEL BİR NAMAZ HATIRASI

Günde bir kaç kez namaz için toplanıyorlar ve eğer hava yağmurlu değilse namazlarını açıkta kılıyorlardı. Uzun tek bir safta toplanıyorlar ve Hacı da önlerine geçip imamlık yapıyordu. Hareketlerindeki düzen ve uyumla askerlere benziyorlardı; hep birlikte Mekke yönüne er, birlikte eğilir, sonra kalkar ve birlikte diz çökerek alınları üzerine yere kapanırlardı. İki secde arasında seccadesi üzerinde, yalın ayak, elleri önünde bağlı, dudakları sessizce kıpırdayan ve kapalı gözleriyle derin bir huşu içinde dalıp giden imamın, bütün kalbiyle dua ettiğini görürdünüz; ötekiler, imamlarının işitilmeyen sözlerini izliyor olmalıydılar,

Böylesine içten bir duanın bir takım mekanik bedeni hareketlerle birleştirilmesi beni nedense biraz tedirgin ediyordu bir gün, biraz İngilizce bilen Hacı’ ya bu konuyu sordum;

Tanrının sizden ona duyduğunuz saygıyı eğilerek, diz üstü oturarak ve yere kapanarak göstermenizi istediğine gerçekten inanıyor musunuz? İnsanın sadece kendi , içine bakarak; yüreğin sükûneti içinde dua etmesi daha uygun olmaz mı? Bütün bu bedeni hareketlerin hikmeti ne?

Daha bunları söyler söylemez, pişmanlık duymaya başladım; yaşlı adamın dinî duygularını incitmek istememiştim. Fakat Hacı hiç de gücenmiş görünmüyordu. Dişsiz ağzıyla gülümsedi ve şöyle dedi:

– Başka nasıl ibadet edebiliriz ki Allah’a? O, bedeni de, ruhu da birlikte yaratmadı mı? Böyle olunca da insanın ruhuyla olduğu kadar bedeniyle de dua etmesi gerekmez mi? Bakın, biz Müslümanlar duamızı niçin böyle yaparız anlatayım size. Yüzümüzü Kâbe’ye, Allah’ın Mekke’deki beyt-ül Haremine çeviririz ve biliriz ki, o anda dünyanın neresinde olursa olsun, namaz kılan bütün Müslümanlar, hepsi yüzlerini Kâbe’ye çevirmişlerdir; bir tek vücut gibiyizdir ve düşüncelerimizin merkezi de O’ dur. Önce ayakta durarak Kur’anı Kerimden bölümler okuruz, bunu yaparken, okuduğumuz kelâmın, insana hayatta dimdik ayakta kalması, sebat etmesi için verilen Allah Kelâmı olduğu bilinci içindeyizdir. sonra ‘Allahu Ekber’ (Allah en büyük! ) deriz; Bununla Allah’tan başka kulluk etmeye değer başka hiç kimsenin, hiç bir şeyin olmadığını dile getirir ve bunun apaçık bir gerçek olduğunu bir daha duyar ve bu gerçeğe bir daha tanıklık ederiz.

Sonra o her şeyden yüce olan Allah’a duyduğumuz saygıyı, bu yüceliğin önünde eğilerek gösterir, Onun gücünü, celâl ve azametini övgüyle anarız. Ve Onun önünde bir toz zerresinden, yokluktan, hiçlikten başka bir şey olmadığımızı, Onunsa bizim yüceler yücesi yaratıcımız, ve Rabbimiz olduğunu duyarak alınlarımızın üzerine coşkuyla yerlere kapanırız. sonra alınlarımızı yerden kaldırır ve oturup, günahlarımızı bağışlaması, bizi rahmetiyle yargılaması, doğru yola yöneltmesi, bizi sağlık ve rızkla nimetlendirmesi için dua ederiz, Onun haberini bize ulaştıran Muhammet (s.s.)’e, Ondan önceki peygamberlere, bize, kendimize ve doğru yolu izleyen herkese Allah’ın selâm ve rahmetini dileriz. Bize bu dünyada da öteki dünyada da iyilik ve güzellik ihsan etmesini niyaz ederiz Allah’tan. Ve sonunda da, başımızı sağa ve sola çevirerek, nerede olursa olsun, doğru yolda olan herkese selâm vererek namazdan çıkarız. Peygamberimiz böyle namaz kıldı, böyle dua etti ve kendisini izleyenlere de böyle yapmalarını öğretti, bu onların kendilerini isteyerek ve ta yürekten Allah’a teslim edebilmelerini -ki İslam’ın anlamı da budur ve Onunla da, kendi kaderleriyle de barış içinde yaşayabilmelerini sağlamak içindir.

Kaynak: Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol.

 

YEŞİL ELBİSE

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.

– Gel seni camiye götüreyim, dedim.Bugün Cuma biliyorsun.

– Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun.

– Biliyorum ama, sebebini de gerçekten merak ediyorum? dedim.

– Ne bileyim olmuyor işte, dedi. Belki çevrenin de tesiri var.Hem pantalonumun ütüsü bozulup dizleri çıkar diye endişe ediyorum.

Gayri ihtiyari gülmeye başladım.

– Herhalde şaka yapıyorsun, dedim.Bunun için cami terk edilir mi?

– Ciddi söylüyorum.Giyimime,özellikle yeşile çok düşkün olduğumu bilirsin.

Gerçekten de öyleydi.Giydiği birbirinden güzel elbiselerini,mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.

– Peki, dedim. Hayatında hiç camiye gitmedin mi?

– Çocukken dedemle birkaç kez gitmiştim. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.

Söyledikleri beni son derece şaşırtmış, bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.

Onunla konuşmamızdan iki ay sonra kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı…

Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:

– Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin…?

Hiç sesini çıkaramadı. Çünkü, musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.

Cüneyt Suavi

 

Tanınmış akademisyen yazar Prof. Dr. Mim Kemal Öke namaza nasıl başladığını yazdı İşte Prof. Dr. Öke’nin ilk kez Konya’da yerel bir gazete de yayımlanan ve her paragrafı anlam yüklü, düşündüren öyküsü..

MİRAC  SENİN…

İmanı ibadetle tamamlamak gençlik yıllarıma nasip oldu Bu eşiği geçişim gurbetteki eğitimim sırasında kendimle yüzleşme ile başladı gibime geliyor

Avrupa da Pazar günleri Hıristiyanların ibadet günleridir Kilise çanlarıyla başlayan bu günde Hıristiyanlar en temiz elbiselerini giyerek ailece kiliselere koşarlar O gün spor müsabakaları hatta bazı yerlerde barlar restoranlar bile kapalıdır İşte böyle bir ortam da yedi yıl yaşadım ben

Pazarları dinlenme günümdü Ama yapacak bir meşgale bulamaz kendimi bu

haftalık teneffüs sürecinde yalnızlaş(tırıl)mış hissederdim Hatta birazda galiba Hıristiyanlara imrenirdim Onların o günü ulvî bir atmosfer içinde geçirmelerini kıskanırdım O zaman sormaya başladım kendime

Sen nesin?

Dinin kişinin kimliğinde temel taşı olmasını kavramıştım çok şükür Ama ya ben?

Evet ailem daha küçükken bazı sure ve ayetleri ezberletmişti Hatta yatmadan önce Allah a dua etmem de tembihlenmişti İyi niyetli ebeveynlerim şehirli uygarlık içinde büyüttükleri evlatlarını, adeta Protestanlaştırılmış bir din telâkkisi içinde modern(!) Müslüman olarak görmeyi arzuladıklarından olsa gerek kabahat de ibadet de gizlidir zihniyetiyle Allah a gecenin o ıssızlığında el açmamızın uygun düştüğünü belletmişlerdi bana Din şahsi belki de mahrem bir olguydu onlara göre Üniversite ise sorgulama insiyakı açar insanda. Benim okulum da dünyanın en saygın üniversitesiydi Kuruluşu XII Yüzyıla inen bir müessese Akademik hayatın gerçekleştiği bir âlem vardı birde günlük yaşantının geçtiği müstakil kolejler.

Her biri bir Hıristiyan azizin ismini taşıyan bu kolejlerden birinde kalıyordum Kolejlerin her birinin bünyesinde chapel dedikleri kilisecikler bulunuyordu. Bu kiliseler tarihi özellikleriyle hem bir turist uğrağı hem de öğrencilerin ibadetlerine tahsis edilmiş tapınaklardı Üniversite açıldıktan sonra kolej yetkilileriyle öğrencilerin tanışma çaylarından birinde kolejin papazı yanıma geldi

”Siz kimsiniz?” dedi “Biz sizinle chapel’de hiç karşılaşmadık”

Doğrusu endişelenmiştim Olur ya Papaz efendi

“bu üniversitede kiliseye devam etmeyenleri dışlarız” Derse ne yapardım? Yani onca zorlukla girdiğim üniversiteyi bırakıp, Türkiye’ye mi dönecektim?

Papaza biraz da mahcup bir tavırla “Affedersiniz, ben Türk ve Müslümanım”

diyebildim o kadar

Ürkek halimi gören papaz derhal özür dilercesine sözü değiştirdi

Ve sudan konulara doğru bir gedik açtı

Birkaç hafta geçti oradan Bu kez bir arkadaşım, kolej bahçesinde beni görünce”Hey, papaz seni çağırıyor” Demez mi! Korktuğum başıma geldi, diye iç geçirdim Oysaki papaz beni güler yüzle karşıladı “Otur” dedi

“Bu ülkede siz Müslümansınız Sizin de ibadet etmeye hakkınız var

O nedenle ben üniversite yetkilileriyle görüştüm Müslüman öğrencilerin de, ibadetlerini aksatmamaları için bir oda tahsis etmeye karar verdik Gelin o odayı gezelim Uygun olup olmadığını söyleyin bize Uygunsa o zaman tefrişi için ne gerekiyorsa temin ederiz Tabii, üniversite bütçesinden

Şaşırmıştım O günden itibaren Aziz Rasmus’un odası bir mescide çevrildi Hem de aynı mahalde bir Türk Cemiyetinin temelleri atılarak. Papazın bu jestine karşılık

“Biz Müslümanlar namazımızı her yerde odamız da kılarız” diyemedim Hem toplu halde kılınan namazlar için böyle mekân bulunmaz bir nimetti.

Herhangi bir Müslüman Derneğinin bulunmadığı bu küçük üniversitede namaz bile kılmak alışkanlığı olmayan benim üzerime kalmıştı İmamlık

Türkiye’den uzaktım Kime yazıp bana malzeme gerek diyecektim İmdadıma üniversite kütüphanesi yetişti

Türk İslam Literatürünün hem de orijinal dillerinde bolluğu bu üniversitenin şarkiyat fakültesinde ne kadar vukufla öğretildiğini anlamamı sağladı

İlmihale dalıp neredeyse bütün derslerimi bıraktım. Üstelik İbrani İsevi başlangıcıyla Hepsini taradıktan sonra

“İyi ki Müslümanım” dediğimi hatırlıyorum

Taklidi-i imandan tahkik-i imana o safhada geçmiştim herhalde toparlandığım bilgiler ile hem kendi namazlarımı kılıyor hem de öğleleri üniversitenin Müslüman asıllı öğrencilerini duvarlara yapıştırdığım ilânlarla mescide çağırabiliyordum

O günlerde kolejde aynı süiti paylaştığım arkadaşım temiz bir İngiliz idi Bir gün ibadet için yatak odama çekilip kapıyı da kilitlemiştim Bizim ki kapıyı vuruyor bir dahaDışarı çıkıp sarmaşıklara tutunarak balkona tırmanıyor Oradan girmek isterken kolej yetkililerine yakalanıyor Vaziyeti anlatıyor Onlarda şüphelenerek bir yedek anahtarla cümbür cemaat kapıyı açıyorlar ve görüyorlar ki adam namaz kılıyor

Binlerce defa özür dilediler Ama arkadaşım o gün hayli sitem etti bana “Niye kapıyı kilitledin? Ben seni rahatsız mı edecektim? Kınayacak mıydım? O kadar kalpsiz ve imansız biri miyim ben? Sana bir şey oldu zannedip telâşlandım” dedi

O gün ibadetten utanılmaması gerektiğini öğrenmiştim.

Noel tatilinde Türkiye’deydim Aileme kavuşmak çok güzeldi İlk gün namazımı aksatmamak için odama çekildim Hani o eski alışkanlığım var ya kapıyı da kapamıştım. Bu kez kilitlemedim.

Namazım sırasında annem bir şey söylemek için odama girdi Durakladı çıktı Sonra babamla fısır fısır konuştuklarını duydum Ses etmediler Sorgulamadılar. Birkaç namaz daha geçti Annem devamlı kılıp kılmayacağımı sordu Başımı salladım Üstünde durmayacaklar sandım.

Ertesi gün sanki benimle ciddi bir şey konuşmak ister gibi karşıma dikildiler. Bu kez babam sordu.

“Evladım sakın ola ki İngiltere de bu aşırı İslâmcı gruplara falan takılmış olmayasın? Bu değişiklik niye?”

Güldüm. Anlatmaya çalıştım onlara Dinlediler Ne onay ne itiraz Nötr bir ifade ile

Bir gün sabah namazına kalkmıştım Gürültülerden anladım ki onlarda ayaklanmış odama girmiş arkamda duruyorlar Seyrediyorlar beni

Selâmlarımı verdim Seccadeyi katılıyordum ki babam “Dur” dedi Meraklı gözlerimi onlara çevirince annemin başındaki başörtüsünü fark ettim

“Biz sana bir şey söylemek istiyoruz”

Bir anlık sessizlik “Bize de kılmayı öğretsene” Annem de “hem de hemen” dercesine başını sallıyordu İşte o günden sonra namazlarını hep kıldılar Üstelik bunu benden imrendiklerini iftiharla söyleyerek Hatta babam zaman zaman yanıma gelip nafile namazlarının o gün kırklı ellili yüzlü rakamlara vardığını müjdeledi bana

Çocuklarıma yaşları gelince hiçbir şeyi empoze etmedim Bu, onların inisiyatifi ile gelişmeliydi Ancak bizi görüyorlardı Oğlumun ne zaman namaza başladığını hatırlamıyorum Lise yıllarında Ramazan da teravihe ve bayram namazına gidişimiz dışında belleğim bir şeyi kaydetmemiş Ergenlik çağında bile edepli olan oğlum, arada bir yanıma gelir dini meselelerden söz eder daha doğrusu sorardı. Ben de dilim döndüğünce anlatırdım ona 

Sonra o da babası gibi üniversiteyi yurt dışında okumaya başladı. Ramazan a yakın seccade istedi bizden. Kargo ile hemen gönderdik Beş vakit namaz kılmaya başladığını söylüyordu.

Orucunu ise ortaokuldan itibaren, aksatmadan tutmuştu. Erken yattığımız bir gün telefonumuz çaldı. Oğlumdu. Telâşlı, hatta biraz korkmuş bir ses tonu vardı. Titrediğini hissettim. Ağlamaklıydı. Ya da ağlama sonrası bir hal. Benimle konuşmak istiyordu.

“-Baba, ne oldu biliyor musun?”

Eyvah, diye iç geçirdim. (O saatte kötü bir haber alma endişesiyle .)

“-Namaz kılıyordum. Kapım kapalıydı. Bir anda bir rüzgâr doldu içeri. Oda da dolaştıktan sonra adeta bir hortum gibi beni odakladı. İçime girdi sanki. Ve o anda sanki arkamda biri ile birlikte namaz kılmış gibi olduk. Sonra aynı rüzgâr perdeleri yalayarak, pencereden çıktı, gitti. Bir ağlama tuttu beni. Gözlerimden yaşlar boşaldı. Vücudumu titreme aldı. Hâlâ o halin içindeyim. Bana ne oldu baba?”

Ne dersiniz? Ne anlatırsınız? Tefsir edecek ehil de değiliz ki ! .

—Mübarek olsun oğlum. Bir ikram sunulmuş olmalı sana .”

Bu sözlerimin ne manaya geldiğini anladı mı, kavrayabildi mi, bilmiyorum. Zaten ben de anlayamamıştım ki zuhuratı. Ne var ki, ben; evet ben ! .

Gıpta ettim herhalde oğluma. Bana öyle bir hâl nasip olmamıştı. Yani açıkçası onu hem kıskandım. Hem de telâffuzu imkânsız bir hoşnutluk içine girdim.

***

Oğlumdan on yaş küçük kızıma gelince . Yaradılışın efsanesi çeşitliliğin bir nişanesi olarak, sıra dışı bir çocuktu o . Ve daha yürüyemeden namazını kıldı yavrum.

Onu kucağımıza alıp, bir Allah dostunu ziyarete gitmiştik eşimle birlikte. Allah dostunun hane-i saadeti kalabalıktı. Hepsi de “gözyaşı uygarlığının” fertleri. Sessizliğin konuştuğu, ruhaniyetin sarmaladığı o atmosferde talimat uyarınca çocuğu Allah fakirinin önüne bıraktık. Eller açıldı Yaradan’a . Dudaklar kıpırdadı. Ve kızımız, herkesin yaşaran gözleri şahit olduğu gibi, sanki Yüce Efendisi’nin huzurundaymışçasına kendi safiyeti içinde ilk namazına başladı.

Hayır, bu ” halisünasyon ” olamazdı. Göz yanılması hiç değildi. Yürekler kabarıp, taşacak gibi olmuştu. O anda bebeğime doğru hamle yapıp, yanık bağrıma basmak istedim onu . Ama kıpırdayamıyordum. Bir el kolumu tuttu. Hıçkıran annesiydi bu  Anı el ele paylaşmak istemişti benimle. Gözyaşların adeta hicap perdesi oluşturmuş, hakikati gizler bir görev yüklenmişlerdi. Bu “türbülans” ne kadar sürdü, nasıl ölçeyim.

Bir süre sonra Allah dostuna çevrildi gözlerim. Avuçları yüzünü sıvazlarken, ter boncukları da silmiş oluyordu. Gözlerini açtığında cemalden, celâle geçişinin bariz hatları yüzünde şekillenmişti.

“Haydi geçmiş olsun, artık gidin” dedi “Gelmemeniz de olurdu Gıyabınızda okurduk. Biz de merasim yoktur Bu iş kalp işidir” Biz de sessizce kapının yolunu tuttuk Teşekkür etme nezaketi gösterebildik mi hatırlamıyorum Ama bir daha o kapıdan ayrılmadım.

Kızımız bize bereket getirmişti Yürüdü büyüdü Okula başladı. İşlerim açıldı Yeni bir sitede ev almak istedik Seçenekler kondu önümüze Birini beğendik. Biraz ufak ama kaliteliydi Ödeme plânımız ev sahibinin beklentisinin gerisinde kalıyordu

Yeni evin içinde dolaşıyor hanımla hesap yapıyorduk Hülyanın maddi bedeli yok ya geziniyorduk işte Bir ara kızımız yokluğunu fark ettik Acaba kapıyı açıp dışarı mı çıkmıştı? Aman kaybolmasın diye kapıya doğru hamle yaptım Salona girdiğimde rükûdaydı Namaz kılıyordu.

Gözlerim beni aldatıyor olmalıydı Takla mı atacak oyun mu oynuyor dememe kalmadı Namazına devam etti. O günlerde beş yaşındaydı Ve namaza durmuştu Kıblesi de doğruydu hareketlerinin insicamı da

Durdum onu seyrettim Arkadan emlâk danışmanı ve hanım da aynı sahneyi hayretle izlediler Şaşkınlık sükûnetini ben bozdum

“Burayı alıyorum ” demiştim.

O daireyi aldık Sıkışmadan da ödedik Şimdi ben her gün beş vakit kızımın o namaz kıldığı yerde ibadetimi yapıyorum Yine günlerden bir gün namazımı yeni bitirmiştim ki anaokuluna giden kızım yanıma geldi Şöyle bir baktı bana ve dudaklarından;

“MİR’ACIN SENİN” sözleri döküldü

Önce tam duyamadığımı sandım Tekrarlattım

“MİR’ACIN SENİN”

Sonra çocuksu bir ifade ile uzaklaştı yanımdan. Bir şarkı mırıldanıp, bebekleriyle oyuna daldı

Belki namaz en ulvî manasıyla en güzel böyle anlatılabilirdi

Bu sözü oğluma o gece telefon edişinde niye söyleyemedim Diye hayıflandım kendi kendime

O anda ilk namazı anne ve babama nasıl ben öğretmişsem benim çocuklarımda bana bir şeyler öğretiyorlar gibime geldi

Geriye doğru bakınca sadece ilk namaz hadisesi şahdamarından YAKININ esrarını bir hardal tanesi kadar bile olsa anlamaya başladığımı hissettim

 

SAVAŞ ve NAMAZ

Kafkas Müslümanlarının mücahid ve kahraman lideri Şeyh Şamil, Rus ordularıyla otuz yıl kadar mücadele etmişti. İşte o savaşlardan biri olan Gimri Savaşı’ında Şeyh Şamil çok ağır bir şekilde yaralanmıştı. Anlatıldığına göre Şamil’in yaralanma hadisesi şöyle gerçekleşmiş:

Tüfek ve kılıçlarla yapılan bu çetin savaşta, düşman askerlerden biri bir taşın arkasında saklanarak pusu kurar. Fırsatını bulduğu anda da, üç ağızlı ve oluklu süngüsünü olanca şiddetiyle Şamil’in göğsüne saplar. Göğsüne saplanan tüfeğin namlusu uzun olduğundan bedeni geriye doğru itilmiştir. Bu halde kendi kılıcının düşmana erişemediğini gören Şamil, derhal göğsüne saplanan süngünün kabzasına yapışarak, bütün kuvvetiyle kendine doğru çeker. Mesafe kısalır, fakat süngünün ucu da kahraman Şamil’in sırtından çıkmıştır.

Bu arada mesafesi kısalıp kılıç menziline giren düşman da, Şamil’in bir kılıç darbesiyle ölmüştür. İmam Şamil, son bir gayretle süngü ve tüfeği göğsünden çıkarıp atmış, kurşun yağmuru altında gecenin karanlığından da yararlanarak, yakınlardaki mağaralara doğru büyük bir çaba ile yol almaya başlamıştır.

Şamil, ormanlar içindeki mağarada kendi adamları tarafından, bitkilerden elde edilmiş ilaçlarla üç gün gizli tedavi gördükten sonra, sapa bir dağ köyüne götürülür. Burada yirmi beş gün kendini bilmeden, adeta ölü bir halde yatar.

Şamil’in şefkatli anası da, bu süre içinde geceli gündüzlü oğlunun başında beklemiştir. Nihayet Şamil, yirmi beş gün sonra kendine gelip gözlerini açar ve başında bekleyen anasına telaşla sorar:

– Anam, namaz vakti geçti mi?

Ne diyeceğini şaşıran kadıncağız:

– Zararı yok yavrum, kaza edersin! der.

Halbuki o ölüm uykusu, yüzyirmibeş namaz vakti devam etmiştir.

Tarık Mümtaz Göztepe, İmam Şamil

 


Etiketler: